1

 
  EN YAKINIMIZDAKİ EN UZAK ÜLKE:
ERMENİSTAN
 
 

- Gözlem ve Düşünceler -

Hikâyeyi baştan anlatmak gerekir ki bu yazının muhtevası anlaşılır olsun. Şöyle ki: Kayseri’de Erciyes Üniversitesi bünyesinde “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı: Türk-Ermeni İlişkileri Örneği” başlıklı uluslar arası sempozyumu henüz bitirmiş, yoğun ve yorucu bir çalışmanın arkasından haklı olarak biraz dinlenmek istemiştik. Gündüz mesaisi yetmediği için geceleri geç vakitlere kadar çalışmak zorunda kalmış, çoğu kere sabahlamış, birkaç saat uyku ile yetinmek mecburiyetinde kalmıştık…
Sempozyumu tertiplemekten maksadımız basmakalıp yahut alışıla gelmiş yaklaşım biçimlerinin dışına çıkmak, Türk-Ermeni ilişkilerine yahut güncel ifadesi ile “Ermeni Meselesi”ne bir başka açıdan yaklaşmaktı. Türk-Ermeni ilişkilerinde süre gelmekte olan klasik yaklaşımı kırmak, tıkanan ikili ilişkilere mümkünse bir kapı açmak istiyorduk. Bu duygularla yola çıkmış, kırkı aşkın üniversite ve değişik kurumdan 125 akademisyen ve araştırmacının tarihi mirası, ortak paydayı ve Türk-Ermeni toplumlarının tarihsel dayanışma ve birlikteliğini konuşmak ve paylaşmak üzere bir araya gelmelerini sağlamaya muktedir olmuştuk.
Sempozyum konusu ve yaklaşımı itibariyle sahasında o güne kadar düzenlenmiş olan diğer sempozyumlardan oldukça farklı olmuştu. Sempozyumda on asra yaklaşan Türk-Ermeni toplumlarının birlikteliğini, münasebetlerini 1915 çerçevesinde görme ve incelemenin yanlışlığı, öncelikle ortak paydalardan hareketle günümüze doğru gelmenin hem bugünkü problemleri anlamada, hem de çözüm yolları bulmada daha doğru olacağı vurgulanmaya çalışılmıştı. Sempozyumun Anadolu’da, muhafazakâr bir şehri olan Kayseri’de yapılması da ayrı bir önem arz etmekteydi. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II’nin daha önce bu konuda düzenlenmiş olan hiçbir sempozyuma katılmamışken bu sempozyuma katılarak bir konuşma yapması da sempozyuma ayrı bir hava ve mana katmıştı.
Kayseri’de düzenlediğimiz bu sempozyum yazılı ve görsel medyada tatmin edici bir surette yer almış, sağ duyu sahibi herkesin takdirini kazanmıştı. İçeriği, yaklaşım biçimi ve arayışı ile Türk-Ermeni ilişkilerinde yahut diğer bir ifade ile “Ermeni Meselesi”nde belli bir yer edinerek önemli bir çizgi belirlemişti.
Sempozyumun bitmesinden yaklaşık bir hafta kadar sonra, Kayseri’ye gelerek sempozyuma gözlemci olarak katılmış bulunan Kültürlerarası Diyalog Platformu Genel Sekreteri Cemal Uşak Beyden bir e-mail aldık. Cemal Bey bizi Ermenistan’a, Erivan’da yapılacak olan “Medeniyetler Diyalogu: Yolların Kesişme Noktasında Terörsüz ve Çatışmasız Bir Kafkasya” konulu sempozyuma davet etmekteydi.
Böyle bir davet açıkçası bizi hem oldukça şaşırtmış hem de ziyadesi ile memnun etmişti. Şaşırmıştık zira düzenlemiş olduğumuz sempozyuma Ermenistan’dan hiçbir akademisyen iştirak etmemişti. Ermenistan ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin rengi, tonu ve biçimi ortadaydı. Ne de olsa, karşımızda "Soykırım" iddiasını birinci hedefleri haline getiren insanlar vardı
Memnunduk, zira bu vesile ile sesimizi Ağrı Dağı’nın öteki yüzüne kadar belki ulaştırabilecek, söylediklerimizin, söylemeye çalıştıklarımızın -kendi işlerinden başka her işten anlama hüner ve ustalığına sahip olan bazı meslektaşlarımız bizi ve söylediklerimizi anlamasalar da- değer veren birilerini bulma fırsatını belki yakalayabilecektik. Diğer bir ifade ile diyalog ve müzakere çağrımıza Ağrı Dağı’nın öteki tarafında cevap arayacaktık.
Bütün bunlardan dolayıdır ki Erivan’da yapılacak olan bu sempozyuma, genelde bölgesel barışı sağlamaya katkıda bulunmak için, özelde ise Ağrı Dağı’nın doğu ve batısında yer alan, birbirine sınır olan ve birlikte yaşayabilmenin engin tarihi tecrübesine sahip bulunan Türk ve Ermeni devletleri arasında akademik anlamda bir diyalog başlatmak, ama nihai noktada var olan yahut var olduğu sanılan meselelere kısmen de olsa çareler aramak adına sempozyuma katılmaya karar verdik. Resmi prosedürleri süratle tamamladık. Önce bağlı bulunduğumuz fakülte dekanlığından, arkasından rektörlükten izin aldık. Ermenistan’a gitmemiz noktasında söz konusu makamlardan destek de gördük. “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı: Türk-Ermeni İlişkileri Örneği” sempozyumu tertip heyetinden -ki toplam dört kişidir- üç akademisyen olarak, ben (Prof. Dr. M. Metin Hülagü) ve iki meslektaşım (Yrd. Doç. Dr. Şakir Batmaz, Yrd. Doç. Dr. Süleyman Demirci) valizlerimizi hazırlayarak Erivan’a doğru yöneldik. Aslında Ermenistan hakkında çok şey biliyorduk. Çok şey okumuş ve duymuş, dinlemiştik. Hemen yanı başımızda sınır komşumuza gidecektik. Ama nasıl? Gerçekten nasıl gidilir hiç düşündünüz mü diye size de sormak isterim.
Siz de en az bizler kadar Ermenistan hakkında çok şey okumuş ve duymuşsunuzdur. Ağrı Dağı’nın arkasındaki bu sınır komşumuza nasıl ulaşılır lütfen bir düşünür müsünüz? Gitmeye ne var ki! Hemen işte oracıkta denilebilirse de aslında Ermenistan bizler için “yakındaki en uzak komşu” durumundadır. Eğer Ağrı Dağı’nı aşabilirseniz Erivan’a ulaşabilirsiniz demektir. Bizim için Erivan’a ulaşma imkânı ne ise Ermeniler için de Ankara’ya ulaşma imkânı o mahiyettedir. Şuan için ise ne Ağrı’yı aşmak ne de kestirmeden ve kolaylıkla Erivan yahut Ankara’ya ulaşmak mümkün değildir.
Armavia Havayolları’nın haftada bir kere Erivan’a seferi olduğunu öğreniyoruz. 16 Mayıs 2006 saat 02.20’de Atatürk Havalimanı’ndan Erivan’a gitmek üzere yer ayırttırıyoruz. Ama işler planlandığı gibi gitmiyor. Uçuş iki gün öncesine yani 14 Mayıs 2006 saat 17.30’a alınıyor. Tabii değişiklik konusunda bizi arayıp bilgilendiren herhangi biri yok. Bizim karşı tarafı aramamız ve son durumu teyit etmemiz gerekiyor… Apar topar İstanbul’dayız. Bu dolmuş karakterli uçak yahut uçuş, sıkıntılı da olsa, en makul umudumuz. Onu elden kaçırmak demek uçuşun bir sonraki haftaya kalması demek. O kadar zaman beklemeye tahammül edemem derseniz yabancı bir ülkeye gitmeniz ve ancak oradan Erivan’a uçmanız gerekmekte.
Biz biletleri Armavia Havayolları’ndan aldık. En azından öyle biliyorduk. Fakat kendimizi Fly Air’in check-in kuyruğunda bulduk. Durumu pek anlamasak da Armavia Airlines’ın Fly Air’den uçak kiraladığı şeklinde yorum yaptık. Fly Air’in Armavia Airlines’ın taşeronu gibi bir şeyler olduğu aklımıza geldi ama emin olamadık. Kim, herkim, her neyse… Artık uçağa binmiştik. Fly Air yahut Armavia Airlines ne fark ederdi. Fly Air ile Erivan’a uçacaktık. Gelirken de aynı havayolu ile dönecektik…
Nihayet Erivan’a uçuş için check-in başlıyor. Bir dizi resmi muameleden ve kısa bir bekleyişten sonra nihayet bismillah deyip havalanıyoruz. Ama ister istemez Soçi’ye giderken düşen uçağın akıbetini hatırlıyoruz. Artık havalanmış olduğumuz için bu anımsamayı umursamaz bir tavır takınarak kafamızdan silmeye çalışıyoruz...
Bir saatlik bir gecikme ve iki saatlik bir uçuştan sonra iki saatlik zaman farkıyla 22.30’da, karanlıkta, varlığını çok da hissedemediğimiz Erivan Havaalanı’na selametle iniyoruz. Meraklı gözler ve soru dolu düşüncelerle etrafı keşfetmeye, nasıl bir yere ayak basacağımızı kestirmeye ve çözümlemeye çalışıyoruz...
Sempozyuma gitmek üzere İstanbul’da bizlere katılan Kültürlerarası Diyalog Platformu Genel Sekreteri Cemal Uşak Bey ile birlikte dört kişi uçaktan iniyoruz. Önyargılar ve mütereddit adımlarla alana doğru ilerliyoruz. İstanbul’da check-in sırasında muhatap olduğumuz ayrıcalık, devamı muamelelerin acaba bir ilki miydi yoksa ilk fakat aynı zamanda bir son muydu diye düşünüyor ve istemesek de endişeleniyoruz. Ancak elindeki ismimiz yazılı tabela ile ileride belirgin bir surette bizi bekleyen ve bizi bir çırpıda o kalabalıktan uzaklaştıran bir bayanı görüp takip ediyoruz. Özel bir araba ile özel bir salona götürülüyoruz.
Yani VİP’ten giriş yapıyoruz. Bu ilgiye memnun oluyoruz. VİP’te bizleri Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik karşılıyorlar. Sıcak karşılamaları ve nazikâne yaklaşımları ile bir masanın etrafında yer alarak gecenin ilerleyen saatinde çay ve kahve ikramlarına içtenlikle teşekkür ediyoruz…
Ermenistan’a hoş geldiniz ve nasılsınız sorularının yerini ilerleyen dakikalarda sıcak ve samimi bir sohbet alıyor. Çay ve kahvelerin içilmesinin ardından, zamanın da ilerlediğini dikkate alarak, kalacağımız otele doğru yola çıkıyoruz. Yeni dostlarımız bizi Erivan’ın merkezinde geniş ve güzel bir meydanın bir kenarında bulunan Mariott otele getiriyorlar. Burada bizi havaalanında bulmaktan ümidini keserek geri gelmiş olan sempozyum temsilcileri ile karşılaşıyoruz. Havaalanından eli boş dönmenin yarattığı ruh hali ile birçok kez özür diliyorlar. Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik ile anlamadığımız bir dilde bir şeyler konuşuyorlar. Biz anlamasak da onlar kendi aralarında anlaşıyorlar…
Valizler taşınıyor, hatırlatmalar yapılıyor ve ertesi gün görüşmek üzere vedalaşarak Mariott otelin bir asırlık tarihi binasında güzel bir odaya yerleşiyor ve istirahata çekiliyoruz…
Sabah, 15 Mayıs, kararlaştırdığımız üzere saat 11.30’da Hayk bizi otelden almaya geliyor. Sempozyum öncesi (17–18 Mayıs) boş olan günlerimizi birlikte gezerek ve ziyaretlerde bulunarak değerlendirmek istiyoruz.
Hayk, Slovanik Üniversite’de Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi. Aynı zamanda üniversitede kulüp başkanı. Bir başka özelliği ise sempozyumu tertip eden Ermenistan Demokrat Parti Lideri Aram Sargsyan’ın oğlu. Bir anlamda babasına yardım ediyor. Bir anlamda gelecek için tecrübe kazanıp çevre ediniyor…
Hayk ve arkadaşı bizi otelden alarak Erivan’ın belli başlı yerlerini gezdiriyorlar. Güzel İngilizcesi ile geçtiğimiz ve gördüğümüz yerlere dair bilgiler veriyorlar. Bizi Erivan ve Ermenistan hakkında aydınlatmaya ve memnun kılmaya çalışıyorlar. Doğrusu buna muvaffak da oluyorlar…
II. Dünya Savaşı’nda ölen yaklaşık 300 bin Ermeni ve Ermenileri savaşta ölmekten kurtarmaya çalışan “Ermenistan’ın Annesi” anıtını, bir anlamda oradaki şehitliği geziyoruz. Erivan’a tepeden kuş bakışı ile bakarak her yanını tanımaya çalışıyoruz. Hemen karşıda, Erivan’a yaklaşık yarım saatlik, bilemediniz bir saatlik mesafede dimdik ayakta duran, tepesinden eteklerine kadar karlarla kaplı Ağrı Dağı’nı, onu tanıyan gözlerle, bir de Erivan tarafından bakıyoruz. Ve tabii ki Ağrı’nın yahut diğer adı ile Ararat’ın Ermenilerce ne kadar önemli olduğunu, ona neden o denli özlem duyduklarını empati yaparak anlamaya çalışıyoruz.
Ve gezmeye devam ediyoruz. Dağ eteğinde, hatta bir anlamda vadide kurulmuş olan Erivan’ın geniş ve güzel caddelerini, Ermeni taş işçiliğinin ve güzel sanatının zengin ve engin örneklerini hayret ve ibretle seyrediyoruz. Yolun her iki tarafında yer alan bahçeleri ve ağaçlarla süslü düz, kalem gibi caddeleri imrenerek dolaşıyoruz.
Erivan, koltuk düşkünü ve makam sevdasından başka hiçbir özelliği olmayan, yönettiği daha doğrusu yönetmeye çalıştığı şehrin ve insanlarının kaderine hükmeden belediye başkanlarının, imar sanatından nasibini alamamış mimar, mühendis ve paragöz müteahhitlerin mutlaka görmesi, ibret nazarı ile sokaklarında dolaşılması gereken bir kent diye düşünüyoruz. Fakir ama onurlu bir şehir. Sakin, huzurlu, yaşanabilir ve temiz bir özelliğe sahip. Erivan, diğer şehirlerinde de olduğu gibi Rus şehircilik anlayışının ve planlamasının Ermeni sanatıyla bütünleştiği bir yer...
Öğleden sonra Eçmiyadzin’e gidiyoruz. Erivan’a yaklaşık 20 dakika uzaklıkta bir mesafede. Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik’in ayarladığı minibüs bizi Eçmiyadzin’e götürüyor. Peder Sahak Masalyan bize adeta rehberlik ediyor… Ermeni asıllı bir vatandaşımız. Eçmiyadzin’de teoloji dersleri veriyor. Kısa bir süre için gelmiş ama ihtiyaç dolayısıyla ders verme süresi uzatılmış. Yani Peder Sahak Masalyan bir din adamı. Peder Asoğik ise bir metropolit.
Eçmiyadzin’i tarihteki dini ve siyasi rolü dolayısıyla merak ediyoruz. Ne de olsa kitaplarda adından çokça bahsedilen Eçmiyadzin Patrikhanesi, dini ve siyasi tarihte önemli bir yeri olan, bugün de belli başlı dini merkezlerden birisini teşkil eden bir merkez durumunda. Ermeni Kilisesi’nin bugün Eçmiyadzin (kuruluşu 301), Kudüs (kuruluşu 6. yüzyıl), Kilikya (kuruluşu 1441) ve İstanbul (kuruluşu 1461) olmak üzere dünyada dört patriklik kürsüsü bulunuyor.
Küçük bir yerleşim merkezinde yer alan Eçmiyadzin Patrikhanesi’ne nihayet varıyoruz. Peder Sahak Masalyan dini kıyafetini giymek üzere bizlerden müsaade istiyor. Biz girişteki hediyelik eşyalara göz atarken kısa bir süre sonra yanımıza geri dönüyor. Bir taraftan Eçmiyadzin patriği Karekin II ile görüşmek üzere ilerlerken, diğer taraftan da oldukça geniş bir alana yayılmış olan patrikhane ve müştemilatını tanımaya çalışıyoruz. Tarih bir mekân. Zengin bir müştemilat. Kilisesi, idarehanesi, toplantı salonları, dershaneleri, yurtları, mutfağı, yemekhanesi, atölyesi ve sair binalar arasında yer alan güzel bir yeşillik ve iç bahçesi ile dikkat çekiyor. Kısa bir bekleyişten sonra Eçmiyadzin patriği ile görüşüyoruz. Kendimizi tanıtıp neden Ermenistan’da bulunduğumuzdan, Kayseri’de gerçekleştirdiğimiz sempozyumdan söz ediyoruz. Türk-Ermeni ilişkilerinin tabii bir sürece girmesi için çalışmak gerektiğinden bahsediyoruz. Sakin, biraz da bu tür ziyaretlere pek alışık değil gibi gözüküyor… Siyasi meseleler yerine dini konuları konuşmayı tercih ediyor… Türkiye ve Türkiye’deki gelişmelere ilgisizmiş gibi bir tavır sergiliyor… Kendini Eçmiyadzin ve dini işlerle sınırlamış gibi bir hali var… Kendisi ile İngilizce konuşarak anlaşmaya çalışıyoruz… Fotoğraf çektirmek istiyorsak da görüşmemizde resmi kıyafetini giymediği için birlikteliğimizi resimleştirip tarihleştiremiyoruz. Durumu anlayışla karşılıyoruz. Bizlere ayırdığı zamanı, sohbeti ve halis ballı bitki çayı ikramı için kendisine teşekkür edip görüşmeyi tamamlıyoruz.
İdari binayı, her nedense deniz unsurunun hâkim olduğu Ermenistan ve dini içerikli tabloları inceledikten, duvarda geniş bir yer işgal eden Wilson Prensipleri ve Sevr Antlaşması yadigârı taksim edilmiş bir Anadolu haritasını; saf altından dökülmüş Ermenice alfabesi ve haçı gördükten sonra idari binadan ayrılıyoruz. Wilson Prensipleri ve Sevr Antlaşması’na uygun bir şekilde duvarda asılı olan ve parçalanmış Anadolu’yu gösteren matbu haritanın o nadide ve oldukça değerli eserler arasındaki maddi değerinin ne olduğunu sanattan pek fazla anlamadığımız için pek tabii olarak takdir edemiyoruz. Peder Sahak Masalyan ve eserleri görmemize rehberlik eden arkadaş da değerini takdir edemediğimiz bu harita için fazla bir izahatta bulunmayı fuzuli buluyorlar.
Eçmiyadzin gibi dini, siyasi ve tabii ki tarihi bir mekânda, uygulamadaki sıkıntılar dolayısıyla suyun ancak sabah ve akşam olmak üzere günde birkaç saat verilebildiğini biraz da hayretle öğreniyoruz. Üçüncü – dördüncü asırdan günümüze kadar mevcudiyetini sürdürmüş bir mekândaki su sıkıntısı bize oldukça garip geliyor. Peder Sahak Masalyan alt yapının yetersizliğinin ve halkın Rus idaresinden edindiği her şeye bedava sahip olma alışkanlığının suyun kısıtlı olarak verilmesine neden olduğunu belirtiyor. Hal böyle olmakla birlikte bu durum Ermenistan’ın bir başka yüzünü de ortaya koymuş oluyor.
Artık Eçmiyadzin’den ayrılmak üzereyiz. Peder Sahak Masalyan elbisesini değiştirmek ve tekrar sivilleşmek üzere bizlerden müsaade istiyor. Gelmesine gerek olmadığını, bizim geri dönebileceğimizi hatırlatmamıza rağmen bizimle birlikte Mariott otele kadar gelme nezaketini gösteriyor.
Dönüş sırasında Erivan yolu üzerinde birkaç tarihi kiliseyi ziyaret ediyor, tarihi hikâyelerini dinliyoruz. Ve nihayet yorgun ve tükenmiş bir halde otele ulaşıyoruz. Otelde mutat şeyler birbirini takip ediyor…
Ertesi günü Hayk otelden bizi alarak üniversiteye götürüyor. Erivan’da birden fazla üniversite var. Türkoloji ve Uluslararası İlişkiler Bölümlerini ziyaret edeceğiz. Hayk her şeyi önceden ayarlamış... Gerekli hazırlığın yapılması, bölüm hocaları ve bir gurup öğrencinin toplantıya iştirak etmeleri için girişimlerde bulunmuş…
İki taksi ile Slovenik Üniversitesi’ne gidiyoruz. Dekan, Dekan Yardımcısı ve bir kısım bölüm hocaları ile tanışıyoruz. Görüşme Devlet Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi meslektaşın Türkçe tercümanlığı ile gerçekleşiyor. Düşünce ve önerilerimizin paylaşımına meslektaşımız güzel Türkçesiyle aracılık ediyor.
Görüşmeye toplantıda hazır bulunan ve en az bizim kadar heyecanlı ve merak içinde olan katılımcılara kendimizi takdim ederek başlıyoruz. Türk-Ermeni ilişkilerinin olumlu yönde gelişmesine gücümüz nispetinde katkıda bulunmak istediğimizi belirtiyoruz. Ortak projeler yapmak, ortak girişimlerde bulunmak isteğimizi, problemlerin halli için ortak noktalardan, makul esaslardan hareket etmek gerektiğini ifade ediyoruz. Doğrusu umduğumuzdan çok daha fazla olumlu ve şaşırtıcı cevaplar alıyoruz. İstismar edilmemek, siyaset karıştırılmamak ve iyi niyetli olmak şartıyla her türlü akademik faaliyet, proje ve programı ortaklaşa gerçekleştirmeye hazır olduklarını belirtiyorlar… Türkiye ve Ermenistan arasında söz konusu bir mesele varsa bunun çözümünün Ağrı Dağı’nı tepesinden aşarak değil, etrafını dolaşarak ancak gerçekleşebileceğimizi konuşuyoruz. Dekan ve beraberindekiler bizi gerçekten şaşırtacak şeyler söyleyip şaşırtacak yaklaşımda bulunuyorlar. Karşılıklı öğrenci ve hoca değişiminde bulunulabileceğini dile getiriyorlar. Şaşırmamıza neden olan en büyük gerçek ise üniversiteye giden ilk akademisyenlerin bizler olduğumuzun dekanın ağzından öğrenmiş olmamız oluyor. Türk-Ermeni ilişkilerindeki düğümlenmenin temel nedenlerinden birisi herhalde bu durum olsa gerekir. Birbiri ile anlaşamayan, ama tek bir defa da olsa bir araya gelip birbiriyle konuşmayan iki devlet ve o devletlerin akademisyenleri…
Muhataplarımız başlangıçta biraz çekingen, bize fazla güven duymaz ve şüpheci gibi gözüküyorlar. Bunu açıkça ifade de ediyorlar. İstismardan, istismar edilmekten endişe ettiklerini yaşadıkları bir örnekle dile getiriyorlar. Sohbetin ilerleyen dakikalarında ise endişe ve şüphe yerini güven ve işbirliği arayışlarına terk ediyor. İşbirliği arzusu açıkça dile getiriliyor. Görüşmelerin üçüncü şahıslar aracılığı ile yapılmasının anlaşmazlıkların üstesinden gelinememesinde büyük rol oynadığı belirtiliyor. İki tarafın aynı masa etrafında toplanarak aracısız, doğrudan doğruya ve yüz yüze müzakerelerde bulunmalarının, işbirliği yapmalarının gereği ve yararı üzerinde duruluyor. Bu doğru teşhis ilk uygulamasını toplantıda hazır bulunan bir bayan öğretim üyesi tarafından uygulamaya konuyor… Tercüman arkadaşın tercümanlığına son veren bu öğretim üyesi arkadaşımız doğrudan doğruya bana İngilizce hitap ederek konuşmayı sürdürüyor…
Toplantıda hazır bulunan öğrencilerin sorularını dinliyor ve kendilerine makul cevaplar veriyoruz. Başlangıçta her iki tarafın da tereddüt, önyargı ve şüphe ile yaklaştığı yaklaşık bir saatlik bu kısa görüşmenin ardından sıcak bir diyalogun, güven ve itimadın tesis edildiğini görmek bizleri memnun ediyor. Gelişimizde bizi oda kapısında karşılamış olan dekan ve arkadaşlarının ayrılırken bizi bina kapısına kadar uğurlama nezaketi göstermeleri, nezaketten öte yaklaşımlarındaki sıcaklık ve samimiyeti ortaya koyan en belirgin unsur oluyor. Memnuniyetleri yüzlerinden, gözlerinden ve hareketlerinden açıkça anlaşılıyor. Görüşmenin olumlu neticelenmesinin ardından biz de memnun bir şekilde tekrar otele dönüyoruz.
Ertesi gün katılmak üzere davet olunduğumuz iki günlük sempozyum başlıyor. “Yolların Kesişme Noktasında Terörsüz ve Çatışmasız Bir Kafkasya” başlıklı toplantıya iştirak ediyoruz.
Toplantı “Medeniyetler Diyalogu” platformu tarafından tertiplenmiş. Tertip heyetinin başında veya platformun arkasında Ermenistan Demokrat Parti Lideri Aram Sargsyan yer alıyor. Sempozyumun hedefi Kafkaslarda barışın sağlanmasına yardımcı olmak. Dolayısıyla Ermenistan’a rahat bir nefes aldırmak...
“Soykırım İddiası”nın olduğu, Karabağ işgalinin bulunduğu ve Batı Ermenistan söyleminin dillendirildiği bir ülke ve coğrafyada barışın tesisi ne kadar mümkün olabilir, Ermenistan ne kadar rahat nefes alabilir… Biraz makul olmak gerekiyor… Bu çelişkili yaklaşım insanın adeta kendi bindiği dalı kesmesine benziyor… Bir taraftan barış isteyip, bölgesel barış arayışları için toplantılar düzenlerken diğer taraftan ise bölge barışını temelden dinamitleyecek icraatlarda bulunmak… Bölgenin güçlü ve belirleyici bir ülkesi ile çatışma içerisine girmek… Hamasi, gayri hukuki ve gayri medeni işlere kalkışmak… Bütün bunlar bizce sempozyumun hedefi önündeki en temel engeller… Sempozyumun sonunu daha baştan belirleyici gelişmeler…
Bölge ülkeleri akademisyenlerinin katılımı ile gerçekleşen sempozyuma, Azerbaycan’dan herhangi bir katılım söz konusu değil. Türkiye’den katılım ise zayıf bir ihtimal olarak değerlendirilirken bizim katılımımız büyük bir alaka uyandırıyor. Büyük bir ilgi konusu oluyoruz. Görsel ve yazılı medyanın, özellikle Ermenistan devlet televizyonunun ve diğer medyanın gayet yoğun röportaj ricaları ile karşı karşıya kalıyoruz. İster istemez mevcut iki ülke arasındaki ilişkiler ve problemlere dair -diplomat olmasak, diplomatik üslup kullanmasak da kendi ihtisas alanımızı dikkate alarak- bazı açıklama ve değerlendirmeler yapıyoruz. Aklıselim ile hareket etmenin ve ortak noktalarda buluşmanın gereğine işaret ediyoruz. Sokakta yürümemiz bile haber konusu oluyor… Bütün bunların müspet gelişmelere vesile olmasını diliyoruz...
Esasen zaman darlığından ve hazırlanma süresinin yetersizliğinden dolayı sempozyuma gözlemci olarak gitmişken, toplantıda, tarafımdan, arkadaşlar adına kısa bir konuşma yapmak ve bölgede barışın tesisine vesile olacak birkaç husus vurgulamak kaçınılmaz oluyor...
Erivan’dan İstanbul’a doğrudan uçuş haftada bir kere ve Fly Air vasıtasıyla olduğu için İstanbul’a dönmek üzere 17 Mayıs akşamı otelden ayrılmamız gerekiyor. Uçuş saati 00.30. İki saat öncesinden Erivan Havaalanı’na olmak üzere vedalaşıp ayrılıyoruz. Saat 23.00’te Erivan Havaalanı’ndayız. Eski ve bakımsız bir havaalanı. Hayk, arkadaşları ve Peder Sahak Masalyan’ın yardımların ile check-in işlemlerini yaptırıyoruz. Bir süre sonra uçağın rötar yaptığını, ertesi gün sabah saat 11.00 gibi İstanbul’a uçacağını söylemiyorlar, biz araştırıp öğreniyoruz. Her şey alt üst oluyor. İstanbul-Kayseri uçuşunun iptal ettirilmesi… Yeni rezervasyonlar… Kalacak yer ayarlanması… ve sair şeyler… Nihayet gecenin ilerleyen saatinde havaalanına en yakın, oldukça mütevazı bir motele yerleşiyoruz… Eşekten düşmüşe dönüyoruz ama tabii ki yapacak fazla bir şeyimiz yok… Uykusuz ve yorgunuz… Konforsuz da olsa bu mütevazı motelde kalmak zorundayız… Peder Sahak Masalyan da bizimle birlikte kalıyor. Anne babasını karşılamayı ümit ederken bu ümit rötarla birlikte ertesi güne sarkıyor… Sabah saat 08.00’de havaalanına harekete hazır bir vaziyette iken Peder Sahak Masalyan uçağın akşam 00.45’te kalkacağını haber veriyor… Tekrar Mariott otele dönüyoruz. Emanete valizleri bırakıp gitmeyi arzu edip de gidemediğimiz Sevan Gölü’nü görmek üzere bir araba kiralıyoruz. Sevan Gölü Erivan’a 70 km. uzaklıkta, bir saat mesafede ve iki bin metre yükseklikte bir göl. Ermenistan’ın tabir caiz ise denizi ve sayfiye yeri. Çok fazla gelişmiş bir yer olduğu söylenemez. Hatta hiç gelişmediğinden, bakımsız bir yer olduğundan söz etmek daha doğru olur. Hâkim tepesi üzerindeki 3–4. asırda inşa edildiği söylenen iki küçük kilisesi Sevan’ın en belirgin özelliği. Koçaryan’ın yukarıdan Sevana’a bakan sayfiyesinin burada olduğunu da hatırlatmakta fayda var.
Öğle yemeğini Sevan’ın kenarında bir lokantada balık yiyerek renklendiriyoruz. Hava biraz serince ve bu serinlik zamana paralel olarak kendisini giderek hissettiriyor…
Kiliselerin bulunduğu tepenin hemen altında ve Sevan’ın kıyısında Eçmiyadzin’e bağlı bir rahipler okulu yer alıyor. Peder Sahak Masalyan da haftanın bir günü burada ders vermeye geliyormuş… Bizi okula götürüyor. Orada görev yapan (patrik adayı) öğretmenlerle tanıştırıyor. Peder Sahak Masalyan’ın tercümanlığı yerine İngilizce konuşarak sohbet ediyoruz. Patrik adayı bu öğretmenleri her birinin İngiltere ve Amerika’da okuduklarını, hatta Yüksek Lisans ve Doktora yaptıklarını öğreniyoruz. Doğrusu biraz da hayret ve gıpta ediyoruz… Nihayet sohbete son vererek tepede bulunan iki kiliseyi ziyaret için müsaadelerini istiyoruz.
Tepede bulunan iki tarihi kilise tarihteki kökleri ile tarihe meydan okuyorlar… Etrafı gezip Sevan’ı kuşbakışı seyrediyoruz. Nihayet aşağıda bizi bekleyen araba ile tekrar otele dönüyoruz.
Akşam (18 Mayıs) Mariott otelde düzenlenen sempozyum kapanış kokteyline katılıyor ve masamızda bir gün evvel tanıştığımız bir Diaspora Ermenisi ile geceyi paylaşıyor, sıcak sohbetler ediyoruz. Hovsep Beyin dedesi Maraş’tan Suriye’ye tehcir edilmiş. Kendisi Lübnan’da dede ve ninesinin dizleri dibinde Türkçe öğrenerek ve Türk kültürünü tanıyarak büyümüş. Sabancıvari bir üslupla Türkçe konuşuyor. İspanya, Brezilya, Hindistan ve sair yerlerde yaşamış. Elçilik yapmış. Rotaryanlar arasında belli bir yer ve nüfuz elde etmiş. Hâlihazırda ticaretle uğraşıyor. Kayseri’de düzenlediğimiz Türk-Ermeni ilişkileri sempozyumu özet kitapçığının bir kopyasını kendisine takdim ediyoruz. İnceledikten sonra çok beğendiğini birlikteliğe dair bu tür çalışmaların yapılmasını heyecanla karşıladığını belirtiyor. Sempozyum tebliğlerinin Ermenice olarak da basılması için arayış içerisinde olduğumuzu öğrenince Ermenice baskısı için severek finansörlük edebileceğini söylüyor… Vaatte bulunuyor…
Vedalaşarak Mariott otelden havaalanına gitmek üzere tekrar ayrılıyoruz. Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik bize iki Mercedes taksi ayarlamışlar. İlginç buluyoruz... Peder Sahak Masalyan ile birlikte havaalanına gidiyoruz. O anne ve babasını karşılamak için bizimle vedalaşıp ayrılıyor. Biz de pasaport kontrolünden sonra, otuz kırk yıl öncesi Türkiye şartlarını hatırlatan bir atmosfer içinde uçağa binmek üzere bekliyor, dakika dolduruyor ve nihayet gecenin bir yarısında İstanbul’a doğru uçuyoruz. Aynı günün sabahı İstanbul’dan Kayseri’ye uçuyor ve nihayet başladığımız noktaya, yani aslımıza rücu ediyoruz.
Ermenistan Cumhuriyeti güney Kafkasya’da yer alan bir ülke. Yetmiş yıllık bir Sovyet idaresinden sonra 1991’de bağımsızlığına kavuşmuş. Yaklaşık 30 bin metrekare genişlikte. Gürcistan, Azerbaycan, Türkiye, İran ve Nahcıvan ile sınır. Başkenti Erivan. Toplam nüfusu 3 milyon. Bu nüfusun 1/3 başkent Erivan’da yaşamakta. Nüfusun yüzde 95’i Ermeni. Ülkede yüzde 2 kadar da Rus yaşamakta. Nüfusun yüzde 3 kadarı ise Yezidi, Kürt, Yahudi, Yunan, Asurî ve Romen. Okuma yazma oranı yüzde 98. Yaklaşık 3–4 milyon Ermeni de Ermenistan dışında bulunmakta.
Ermenistan coğrafi dağılım olarak toplam 10 bölgeden meydana gelmekte. Kafkaslarda yer alması dolayısıyla dağlık bir araziye ve yüksek bir rakıma sahip. Bu yükseklik yer yer 2000 metreye kadar ulaşabilmekte. Havası temiz ve serin. Tabiat yeşil ve sulak. Ermenistan’da resmi dil Ermenice olmasının yanında Rusça ve İngilizce de konuşuluyor.
Ermenistan uzaktan bakılınca farklı ve yabancı gibi görülse veya algılansa da Anadolu insanının ve Anadolu kültürünün uzantısı bir yer. İnsanların tavrı, alışkanlıkları, hareket ve yaklaşımları hiç de yabancısı olmadığımız şeyler ve şekiller. Ermenistan, mevcut müziği, mutfağı, çayı ve kahvesiyle Anadolu kültürünün bir yansıması veya bir bütünün diğer bir parçası halinde karşımıza çıkıyor.
Ermenistan oldukça pahalı bir ülke. Piyasadaki malların çok fazla bir kıymeti harbiyesi yok. Var olanlar da dışarıdan ithal edilmiş durumda. Piyasadaki mallar arasında Türkiye üretimi olanlarını da görmek mümkün. Bisküvi türü, çanta gibi deri ürünleri veya Beko bayii ve mamulleri ilk göze çarpanlar oluyor… İthal edilen mallar el ve sınır değiştirerek Ermenistan’a ulaştığı için oldukça pahalı. Bir Dolar = 450 Dram. Enflasyon birazcık fazla.
Narenciye, hayvancılık ve kısmen tarıma uygun olmakla birlikte genel itibariyle arazi ve coğrafya atıl ve boş bir durumda. Sanayi Ermenistan için henüz gerçekleşmemiş bir devrim. Dikkatimizi sadece bir konyak fabrikası çekiyor. Onun ötesinde fazla bir şey göremiyoruz. İşsizlik tabii olarak had safhada. Erkekler iş bulmak ve çalışmak üzere başta Rusya olmak üzere diğer ülkelere gitmek zorunda kalmışlar. Bu durumun meydana getirdiği olumsuz sonuçlarını Ermenistan’ın her tarafta açıkça gözlemlemek mümkün. Köyler kısmen boşalmış, evler virane hale gelmiş. Nüfus dolaylı olarak göçe uğramış. Ermenistan dışında yaşayan Ermeni nüfusu Ermenistan’da yaşayanlardan daha fazla bir rakama ulaşmış. Bütün bu ve benzeri olumsuzluklar dolayısıyla Ermenistan’da evlilik bayanlar açısından ciddi bir sorun haline gelmiş. Bugün Ermenistan’da bir erkeğe yedi bayan düşmekte. Bu dengesiz durum kaçınılmaz olarak bu fakir ve pahalı ülkede bayanları son derece şık giyinmeye mecbur etmekte… Sınırı hepten açsak ve bizden ve onlardan bekârları evlendirerek akraba olsak “Ermeni Meselesi” kendiliğinden çözülür mü acaba!
Komşuları ile pek de anlaşabildiği söylenemeyecek olan Ermenistan’ın en çok dikkatimizi çeken yönlerinden birisi başkent Erivan oluyor. Söylendiğine göre şehrin master planı daha 1920’lerde Ruslar tarafından yapılmış. Şehir son derece nizami. Geniş ve düz caddeleri, bakımlı kaldırımları, sanat ve estetiğin taş işçiliği ile birleştiği tarihi ve tarihi görünümlü, birbiri ile uyumlu bina ve meskenleri gerçekten görülmeye değer. Bu nizamilik ve uygunluğu yeşil parkları, bahçe ve ağaçları süsleyip sürdürüyor... Erivan doğrusu mevcut fakirliğine mukabil gayet güzel, sade ve yaşanabilir bir şehir. Her belediye başkanının, mühendis ve mimarın bilgi, görgü ve kültürünü artırmak üzere Rus şehirlerini ve tabii ki öncelikle Erivan’ı görmesinde son derece fayda var.
Ermenistan ve Ermenilerin temel sembolü Ağrı Dağı (Ararat). Hemen hemen her şeye ve her yere Ararat yani Ağrı demişler, Ağrı adını vermişler. Ermenistan’daki söz konusu on coğrafi bölgeden birisinin adı bile Ararat / Ağrı. Ağrı Dağı Erivan’a yaklaşık yarım, bilemediniz bir saat mesafede. Bütün heybeti ve beyaz kaftanı ile öteki tarafında Ağrı’ya olduğu kadar bu tarafında da Erivan’a sembollük etmekte.
Ağrı onlara (ve kimilerine) göre Haz. Nuh’un gemisinin indiği yer. (Haz. Nuh’un türbesi ise Ürdün’ün Kerek şehrinde.) Ağrı yahut Ararat İncil’de Arartu Krallığı diye bahsi geçen bir diyar.
Ağrı Dağı Ermenilerin gözünde adeta bir mit. Hem çok yakında, hem de çok uzakta bulunan ve kendisine özlem duyulan ama bir türlü ulaşılamayan bir sevgili… Ermenilerin Ağrı Dağı’na duydukları bu bağlılık ve sevgi tarihteki ve tarihlerindeki yerinden mi, İncil’deki söz konusu bahis ve değerinden mi, yoksa Ağrı Dağı’nın öteki yakasında yer alan ülkenin zenginlik, refah ve gelişmişliğine duyulan gıpta ve özlemden mi pek bilinmez ama her Ermenin akşamları Ağrı Dağı ile yatıp, sabahları Ararat ile kalktıkları, bu ismin toplumun hemen her kesimine yansımaları dolayısıyla, gayet aşikâr ve muhakkak…
Ermenistan’da muhatap olduğumuz hemen her Ermeni Türkiye ve Türkiye’deki gelişmelerden çok yakından alakadar. Özellikle üniversite gençliği, başta kendileri ile alakalı olanlar olmak üzere, Türkiye’de meydana gelen hemen her olayı yakından takip ediyor görünüyorlar. Ermenistan gençliğinin durumu bu minval üzere iken Türk gençliğinin kaçta kaçının Ermenistan ve Ermeni kökenli meselelere ilgili duyduğu, duyarlı olduğu bilinmez…
Üzerinde önemle durulan iki husus var Ermenistan’da ve Ermeniler arasında. Bunlardan ilki ve önceliklisi Türk-Ermeni sınırının ne zaman açılacağı, kapalılığına ne gerek varlığı ile alakalı. Doğrusu böyle bir konunun öne çıkarılmaması da, Ermenistan ve Ermenilerin mevcut yapısı göz önüne alındığı zaman, herhalde anormal olsa gerekir. Sınırı geçememe, bölgenin gelişmiş ve demokratik bir ülkesine gidememe, iş bulma, çalışıp kazanma fırsatından istifade edememe, en azından daha ucuza mal satın alamama hali insanı rahatsız edici bir durum olsa gerekir… Belki de bu özlem, kafa tuttuğu, hırsla yaklaştığı bir ülke tarafından bu şekilde cezalandırılıp Ağrı Dağı’nın arka tarafına sindirilmiş, orada dünyadan yarı kopuk bir şekilde ve yarı münzevi bir hayat yaşamaya mahkûm edilmiş olmanın verdiği bir ruh halinin zorunlu bir tezahürü olarak da yorumlanabilir… Sınırın kapatıcısı ve dolayısıyla suçlusu olarak Türkiye’yi görüyorlar. Açması gereken olarak da Türkiye’ye işaret ediyorlar. Karabağ problemi, soykırım iddiası ve Batı Ermenistan hülyası devam ettiği sürece sınırın açılamayacağını, açılmayacağını belirtsek de pek kulak verdikleri söylenemez. Bu noktada tek taraflı yaklaşımları devam edip gidiyor. Tabii bu yaklaşımları sınırın kapalılığını da, belki farkındalar belki değiller, tabii olarak devam ettiriyor.
Ermenistan’ın sınırın kapalılığı dolayısıyla maruz kaldığı maddi sıkıntı ve manevi ıstırap ve nihayet yaşadığı tabir caiz ise sefalet dikkate alınınca sınırın açılıp açılmaması noktasında insani duygular bazen galebe gelebiliyor. Varsın sınırlar açılsın demek geliyor insanın içinden… Karabağ kaçkınlarını, yerinden yurdundan edilen Azerileri görüp dinleyince, hele hele Batı Ermenistan söylemi ve talebi, dün Türk sefirlerine ve dolayısıyla Türkiye’ye çekilen silahlar ve bugün bütün yoğunluğu ile devam eden sözde soykırım iddia ve kampanyaları hatırlanınca da “kendi düşen ağlamaz” diye düşünüyor insan. Aynı coğrafyada iki sınır, iki komşu ülkenin birbirine sırt dönmeleri, oturup konuşmak, meselelerini aynı masanın etrafında birlikte müzakere etmek yerine diyalogu kesmek, hava ve kara ulaşımına son vermek, hep başkalarının, aracıların ve üçüncü şahısların vasıtalığına başvurarak temas kurmaları ne derece makul, birazcık değil, epeyce düşünmek gerekiyor. Mevcut yaklaşım ve izlenen politika herhalde üçüncü kişi ve devletlerin işine yarasa gerekir. Zaten bugün için bölge üzerinde, özellikle de Ermenistan coğrafyasında değişik güçlerin varlığını, siyaset ve yönlendirmelerini hissetmemek mümkün değil. Ermenistan’dan Rusya hala elini eteğini çektiği söylenemez... Amerika Birleşik Devletleri’nin Kafkasların en büyük ve kalabalık büyükelçiliğini Ermenistan’da açmış olduğu görmemezlikten gelinemez... Avrupa devletlerinin bölgeye yönelik yaklaşımları ise bütün çıplaklığı ile ortada… İran bile bugün Ermenistan’a karşı sıcak yaklaşımlar sergileyen bir devlet durumunda… Bütün bunlar söz konusu olurken Türkiye’nin sınırı kapatması acaba adı geçen devletlerin ekmeğine yağ sürmek gibi bir şey mi oluyor… iyi yorumlamak icap ediyor. Çünkü perdenin gerisi çok net ve çok açık bir surette görülemiyor. Türk mallarını Ermenistan’da görmek mümkün iken, Fly Air ile İstanbul’dan ve güpe gündüz Erivan’a uçmak söz konusu olurken… sınırın kapalılığından bahsetmek, uçuş yasağından dem vurmak ne derece gerçekçi… bunu da çok ciddi olarak düşünmek gerekiyor. Yoksa yasaklara, bu kadarcıkla da olsa, göz yummak ve yasağın delinmesine birazcık olsun müsamaha ile yaklaşmak mı gerekiyor… değerlendirmek gerekiyor…
Ermenistan Ermenilerinin gündemlerinin ikinci ve önemli bir diğer maddesi ise sözde soykırım iddiası. Herkesin ağzında aynı kelime: Bizi katlettiniz, bu konuda ne diyorsunuz, ne düşünüyorsunuz. Bu düşünce ve tavrın Ermeniler arasında yaygınlığından söz edilebilirse de çok bilinçli olarak dile getirildiği pek belirtilemez. Daha ziyade iktidarın, mevcut siyasi kadronun ama daha önemlisi Diaspora Ermenilerinin baskısı ve yönlendirmesi ile oluşmuş bir iddia izlenimi veriyor insana… Diğer bir ifade ile bu yöndeki söylem doldurma, yapay, sağlam esaslardan mahrum ve ayakları havada kalmış bir karakter ile çıkıyor insanın karşısında… Soykırım söylemi, propaganda, baskı ve yönlendirme karşısında mecburen o tür ağızla konuşulmuşa benziyor…
Ermenistan Ermenileri adeta dış güçlerin, Diaspora Ermenilerinin ve iktidardaki siyasilerin üçgeninde sıkışmış ve sıkılmış, kendi iradesi ile hareket edemez hale gelmiş gibi… Erivan’daki bir meslektaşın da ifade ettiği gibi Ermenistan’da derin demokrasi uygulamaları henüz gerçekleşmiş değil… Bu nedenle de ifade edilmeye çalışılan toplum yapısının gayri tabiiliğini, geçici bir süre için de olsa, tabii olarak kabullenmek gerekiyor…
Türkiye ile Ermenistan arasındaki ihtilafların halli ve iyi komşuluk ilişkilerinin başlaması tabii ki birinci derecede her iki ülkenin iktidardaki güçlerinin istek, tercih ve hareketlerine bağlı. Bu bağlılık sadece siyasileri değil akademisyenleri de ilgilendiriyor. Her iki tarafın akademisyenlerinin üzerine gerçekten büyük iş düşüyor. Ortada yapılması, gerçekleştirilmesi gereken bir hayli iş duruyor. Akademisyenlerin ve konunun uzmanlarının ve sorumlularının medyatik olmak, kof bir şöhretten başka hiçbir sonuç sağlamayan yersiz çıkış ve lüzumsuz cesaret gösterilerinde bulunmak yerine gerçekçi, akademik, çözümleyici ve bütünleştirici adımlar atmaları gerekiyor… Her iki tarafın akademisyenlerinin birbirlerini tanıması, önyargılarını yıkması, bir uzlaşma zeminine altyapı oluşturmaya çalışması ve en önemlisi kimin neyi ne kadar bilinçle reddettiğinin farkına varması için birbirlerini tanıması ortada elzem bir ihtiyaç olarak duruyor… Avrupa’da hiç yere caka satarak yerlerini sağlamlaştırma peşinde koşanların, bu ülkelere yapacakları turistik gezilerinin bile Türk-Ermeni ilişkilerinde büyük bir yakınlaşmaya yol açacağı, oldukça faydalı semereler verdireceği muhakkak...
Küreselleşip köyleşen dünyada Türk-Ermeni ilişkilerindeki ihtilafı “ekmek teknesi” olarak görmekten çıkarıp iki sınır komşu ülke arasında daimi barışı hâkim kılmak üzere gerçekçi adımlar atmanın vakti çoktan gelmiş ve geçmekte gözükmektedir. “Sınırı açarsak Ermenistan’da etin kilosu 4 lira, bizde ise 15–20 lira. Ekonomik açıdan batarız” gibi ne gerçeklerle, ne de taşınılan sıfat ve unvanla bağdaşmayan safsatalar yerine, daha gerçekçi ve ayağı yere basan yaklaşımlar sergilemek… ve Türk-Ermeni ilişkilerinin makus talihini tersine çevirmek her iki ülkenin aydınlarının, siyasileri ve akademisyenlerinin, her seviyeden insanın sorumluluğu dâhilinde olsa gerekir. 29.06.2006 / Kayseri

Prof. Dr. Metin HÜLAGÜ
Tarih Bölümü Öğretim Üyesi / Kayseri
hulagu@erciyes.edu.tr