| |
- Gözlem ve Düşünceler -
Hikâyeyi baştan anlatmak gerekir ki bu yazının muhtevası
anlaşılır olsun. Şöyle ki: Kayseri’de Erciyes Üniversitesi
bünyesinde “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı:
Türk-Ermeni İlişkileri Örneği” başlıklı uluslar arası sempozyumu
henüz bitirmiş, yoğun ve yorucu bir çalışmanın arkasından haklı
olarak biraz dinlenmek istemiştik. Gündüz mesaisi yetmediği için
geceleri geç vakitlere kadar çalışmak zorunda kalmış, çoğu kere
sabahlamış, birkaç saat uyku ile yetinmek mecburiyetinde
kalmıştık…
Sempozyumu tertiplemekten maksadımız basmakalıp yahut alışıla
gelmiş yaklaşım biçimlerinin dışına çıkmak, Türk-Ermeni
ilişkilerine yahut güncel ifadesi ile “Ermeni Meselesi”ne bir
başka açıdan yaklaşmaktı. Türk-Ermeni ilişkilerinde süre
gelmekte olan klasik yaklaşımı kırmak, tıkanan ikili ilişkilere
mümkünse bir kapı açmak istiyorduk. Bu duygularla yola çıkmış,
kırkı aşkın üniversite ve değişik kurumdan 125 akademisyen ve
araştırmacının tarihi mirası, ortak paydayı ve Türk-Ermeni
toplumlarının tarihsel dayanışma ve birlikteliğini konuşmak ve
paylaşmak üzere bir araya gelmelerini sağlamaya muktedir
olmuştuk.
Sempozyum konusu ve yaklaşımı itibariyle sahasında o güne kadar
düzenlenmiş olan diğer sempozyumlardan oldukça farklı olmuştu.
Sempozyumda on asra yaklaşan Türk-Ermeni toplumlarının
birlikteliğini, münasebetlerini 1915 çerçevesinde görme ve
incelemenin yanlışlığı, öncelikle ortak paydalardan hareketle
günümüze doğru gelmenin hem bugünkü problemleri anlamada, hem de
çözüm yolları bulmada daha doğru olacağı vurgulanmaya
çalışılmıştı. Sempozyumun Anadolu’da, muhafazakâr bir şehri olan
Kayseri’de yapılması da ayrı bir önem arz etmekteydi. Türkiye
Ermenileri Patriği Mesrob II’nin daha önce bu konuda düzenlenmiş
olan hiçbir sempozyuma katılmamışken bu sempozyuma katılarak bir
konuşma yapması da sempozyuma ayrı bir hava ve mana katmıştı.
Kayseri’de düzenlediğimiz bu sempozyum yazılı ve görsel medyada
tatmin edici bir surette yer almış, sağ duyu sahibi herkesin
takdirini kazanmıştı. İçeriği, yaklaşım biçimi ve arayışı ile
Türk-Ermeni ilişkilerinde yahut diğer bir ifade ile “Ermeni
Meselesi”nde belli bir yer edinerek önemli bir çizgi
belirlemişti.
Sempozyumun bitmesinden yaklaşık bir hafta kadar sonra,
Kayseri’ye gelerek sempozyuma gözlemci olarak katılmış bulunan
Kültürlerarası Diyalog Platformu Genel Sekreteri Cemal Uşak
Beyden bir e-mail aldık. Cemal Bey bizi Ermenistan’a, Erivan’da
yapılacak olan “Medeniyetler Diyalogu: Yolların Kesişme
Noktasında Terörsüz ve Çatışmasız Bir Kafkasya” konulu
sempozyuma davet etmekteydi.
Böyle bir davet açıkçası bizi hem oldukça şaşırtmış hem de
ziyadesi ile memnun etmişti. Şaşırmıştık zira düzenlemiş
olduğumuz sempozyuma Ermenistan’dan hiçbir akademisyen iştirak
etmemişti. Ermenistan ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin
rengi, tonu ve biçimi ortadaydı. Ne de olsa, karşımızda
"Soykırım" iddiasını birinci hedefleri haline getiren insanlar
vardı
Memnunduk, zira bu vesile ile sesimizi Ağrı Dağı’nın öteki
yüzüne kadar belki ulaştırabilecek, söylediklerimizin, söylemeye
çalıştıklarımızın -kendi işlerinden başka her işten anlama hüner
ve ustalığına sahip olan bazı meslektaşlarımız bizi ve
söylediklerimizi anlamasalar da- değer veren birilerini bulma
fırsatını belki yakalayabilecektik. Diğer bir ifade ile diyalog
ve müzakere çağrımıza Ağrı Dağı’nın öteki tarafında cevap
arayacaktık.
Bütün bunlardan dolayıdır ki Erivan’da yapılacak olan bu
sempozyuma, genelde bölgesel barışı sağlamaya katkıda bulunmak
için, özelde ise Ağrı Dağı’nın doğu ve batısında yer alan,
birbirine sınır olan ve birlikte yaşayabilmenin engin tarihi
tecrübesine sahip bulunan Türk ve Ermeni devletleri arasında
akademik anlamda bir diyalog başlatmak, ama nihai noktada var
olan yahut var olduğu sanılan meselelere kısmen de olsa çareler
aramak adına sempozyuma katılmaya karar verdik. Resmi
prosedürleri süratle tamamladık. Önce bağlı bulunduğumuz fakülte
dekanlığından, arkasından rektörlükten izin aldık. Ermenistan’a
gitmemiz noktasında söz konusu makamlardan destek de gördük.
“Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı: Türk-Ermeni
İlişkileri Örneği” sempozyumu tertip heyetinden -ki toplam dört
kişidir- üç akademisyen olarak, ben (Prof. Dr. M. Metin Hülagü)
ve iki meslektaşım (Yrd. Doç. Dr. Şakir Batmaz, Yrd. Doç. Dr.
Süleyman Demirci) valizlerimizi hazırlayarak Erivan’a doğru
yöneldik. Aslında Ermenistan hakkında çok şey biliyorduk. Çok
şey okumuş ve duymuş, dinlemiştik. Hemen yanı başımızda sınır
komşumuza gidecektik. Ama nasıl? Gerçekten nasıl gidilir hiç
düşündünüz mü diye size de sormak isterim.
Siz de en az bizler kadar Ermenistan hakkında çok şey okumuş ve
duymuşsunuzdur. Ağrı Dağı’nın arkasındaki bu sınır komşumuza
nasıl ulaşılır lütfen bir düşünür müsünüz? Gitmeye ne var ki!
Hemen işte oracıkta denilebilirse de aslında Ermenistan bizler
için “yakındaki en uzak komşu” durumundadır. Eğer Ağrı Dağı’nı
aşabilirseniz Erivan’a ulaşabilirsiniz demektir. Bizim için
Erivan’a ulaşma imkânı ne ise Ermeniler için de Ankara’ya ulaşma
imkânı o mahiyettedir. Şuan için ise ne Ağrı’yı aşmak ne de
kestirmeden ve kolaylıkla Erivan yahut Ankara’ya ulaşmak mümkün
değildir.
Armavia Havayolları’nın haftada bir kere Erivan’a seferi
olduğunu öğreniyoruz. 16 Mayıs 2006 saat 02.20’de Atatürk
Havalimanı’ndan Erivan’a gitmek üzere yer ayırttırıyoruz. Ama
işler planlandığı gibi gitmiyor. Uçuş iki gün öncesine yani 14
Mayıs 2006 saat 17.30’a alınıyor. Tabii değişiklik konusunda
bizi arayıp bilgilendiren herhangi biri yok. Bizim karşı tarafı
aramamız ve son durumu teyit etmemiz gerekiyor… Apar topar
İstanbul’dayız. Bu dolmuş karakterli uçak yahut uçuş, sıkıntılı
da olsa, en makul umudumuz. Onu elden kaçırmak demek uçuşun bir
sonraki haftaya kalması demek. O kadar zaman beklemeye tahammül
edemem derseniz yabancı bir ülkeye gitmeniz ve ancak oradan
Erivan’a uçmanız gerekmekte.
Biz biletleri Armavia Havayolları’ndan aldık. En azından öyle
biliyorduk. Fakat kendimizi Fly Air’in check-in kuyruğunda
bulduk. Durumu pek anlamasak da Armavia Airlines’ın Fly Air’den
uçak kiraladığı şeklinde yorum yaptık. Fly Air’in Armavia
Airlines’ın taşeronu gibi bir şeyler olduğu aklımıza geldi ama
emin olamadık. Kim, herkim, her neyse… Artık uçağa binmiştik.
Fly Air yahut Armavia Airlines ne fark ederdi. Fly Air ile
Erivan’a uçacaktık. Gelirken de aynı havayolu ile dönecektik…
Nihayet Erivan’a uçuş için check-in başlıyor. Bir dizi resmi
muameleden ve kısa bir bekleyişten sonra nihayet bismillah deyip
havalanıyoruz. Ama ister istemez Soçi’ye giderken düşen uçağın
akıbetini hatırlıyoruz. Artık havalanmış olduğumuz için bu
anımsamayı umursamaz bir tavır takınarak kafamızdan silmeye
çalışıyoruz...
Bir saatlik bir gecikme ve iki saatlik bir uçuştan sonra iki
saatlik zaman farkıyla 22.30’da, karanlıkta, varlığını çok da
hissedemediğimiz Erivan Havaalanı’na selametle iniyoruz. Meraklı
gözler ve soru dolu düşüncelerle etrafı keşfetmeye, nasıl bir
yere ayak basacağımızı kestirmeye ve çözümlemeye çalışıyoruz...
Sempozyuma gitmek üzere İstanbul’da bizlere katılan
Kültürlerarası Diyalog Platformu Genel Sekreteri Cemal Uşak Bey
ile birlikte dört kişi uçaktan iniyoruz. Önyargılar ve
mütereddit adımlarla alana doğru ilerliyoruz. İstanbul’da check-in
sırasında muhatap olduğumuz ayrıcalık, devamı muamelelerin acaba
bir ilki miydi yoksa ilk fakat aynı zamanda bir son muydu diye
düşünüyor ve istemesek de endişeleniyoruz. Ancak elindeki
ismimiz yazılı tabela ile ileride belirgin bir surette bizi
bekleyen ve bizi bir çırpıda o kalabalıktan uzaklaştıran bir
bayanı görüp takip ediyoruz. Özel bir araba ile özel bir salona
götürülüyoruz.
Yani VİP’ten giriş yapıyoruz. Bu ilgiye memnun oluyoruz. VİP’te
bizleri Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik karşılıyorlar.
Sıcak karşılamaları ve nazikâne yaklaşımları ile bir masanın
etrafında yer alarak gecenin ilerleyen saatinde çay ve kahve
ikramlarına içtenlikle teşekkür ediyoruz…
Ermenistan’a hoş geldiniz ve nasılsınız sorularının yerini
ilerleyen dakikalarda sıcak ve samimi bir sohbet alıyor. Çay ve
kahvelerin içilmesinin ardından, zamanın da ilerlediğini dikkate
alarak, kalacağımız otele doğru yola çıkıyoruz. Yeni dostlarımız
bizi Erivan’ın merkezinde geniş ve güzel bir meydanın bir
kenarında bulunan Mariott otele getiriyorlar. Burada bizi
havaalanında bulmaktan ümidini keserek geri gelmiş olan
sempozyum temsilcileri ile karşılaşıyoruz. Havaalanından eli boş
dönmenin yarattığı ruh hali ile birçok kez özür diliyorlar.
Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik ile anlamadığımız bir dilde
bir şeyler konuşuyorlar. Biz anlamasak da onlar kendi aralarında
anlaşıyorlar…
Valizler taşınıyor, hatırlatmalar yapılıyor ve ertesi gün
görüşmek üzere vedalaşarak Mariott otelin bir asırlık tarihi
binasında güzel bir odaya yerleşiyor ve istirahata çekiliyoruz…
Sabah, 15 Mayıs, kararlaştırdığımız üzere saat 11.30’da Hayk
bizi otelden almaya geliyor. Sempozyum öncesi (17–18 Mayıs) boş
olan günlerimizi birlikte gezerek ve ziyaretlerde bulunarak
değerlendirmek istiyoruz.
Hayk, Slovanik Üniversite’de Uluslararası İlişkiler Bölümü
öğrencisi. Aynı zamanda üniversitede kulüp başkanı. Bir başka
özelliği ise sempozyumu tertip eden Ermenistan Demokrat Parti
Lideri Aram Sargsyan’ın oğlu. Bir anlamda babasına yardım
ediyor. Bir anlamda gelecek için tecrübe kazanıp çevre ediniyor…
Hayk ve arkadaşı bizi otelden alarak Erivan’ın belli başlı
yerlerini gezdiriyorlar. Güzel İngilizcesi ile geçtiğimiz ve
gördüğümüz yerlere dair bilgiler veriyorlar. Bizi Erivan ve
Ermenistan hakkında aydınlatmaya ve memnun kılmaya çalışıyorlar.
Doğrusu buna muvaffak da oluyorlar…
II. Dünya Savaşı’nda ölen yaklaşık 300 bin Ermeni ve Ermenileri
savaşta ölmekten kurtarmaya çalışan “Ermenistan’ın Annesi”
anıtını, bir anlamda oradaki şehitliği geziyoruz. Erivan’a
tepeden kuş bakışı ile bakarak her yanını tanımaya çalışıyoruz.
Hemen karşıda, Erivan’a yaklaşık yarım saatlik, bilemediniz bir
saatlik mesafede dimdik ayakta duran, tepesinden eteklerine
kadar karlarla kaplı Ağrı Dağı’nı, onu tanıyan gözlerle, bir de
Erivan tarafından bakıyoruz. Ve tabii ki Ağrı’nın yahut diğer
adı ile Ararat’ın Ermenilerce ne kadar önemli olduğunu, ona
neden o denli özlem duyduklarını empati yaparak anlamaya
çalışıyoruz.
Ve gezmeye devam ediyoruz. Dağ eteğinde, hatta bir anlamda
vadide kurulmuş olan Erivan’ın geniş ve güzel caddelerini,
Ermeni taş işçiliğinin ve güzel sanatının zengin ve engin
örneklerini hayret ve ibretle seyrediyoruz. Yolun her iki
tarafında yer alan bahçeleri ve ağaçlarla süslü düz, kalem gibi
caddeleri imrenerek dolaşıyoruz.
Erivan, koltuk düşkünü ve makam sevdasından başka hiçbir
özelliği olmayan, yönettiği daha doğrusu yönetmeye çalıştığı
şehrin ve insanlarının kaderine hükmeden belediye başkanlarının,
imar sanatından nasibini alamamış mimar, mühendis ve paragöz
müteahhitlerin mutlaka görmesi, ibret nazarı ile sokaklarında
dolaşılması gereken bir kent diye düşünüyoruz. Fakir ama onurlu
bir şehir. Sakin, huzurlu, yaşanabilir ve temiz bir özelliğe
sahip. Erivan, diğer şehirlerinde de olduğu gibi Rus şehircilik
anlayışının ve planlamasının Ermeni sanatıyla bütünleştiği bir
yer...
Öğleden sonra Eçmiyadzin’e gidiyoruz. Erivan’a yaklaşık 20
dakika uzaklıkta bir mesafede. Peder Sahak Masalyan ve Peder
Asoğik’in ayarladığı minibüs bizi Eçmiyadzin’e götürüyor. Peder
Sahak Masalyan bize adeta rehberlik ediyor… Ermeni asıllı bir
vatandaşımız. Eçmiyadzin’de teoloji dersleri veriyor. Kısa bir
süre için gelmiş ama ihtiyaç dolayısıyla ders verme süresi
uzatılmış. Yani Peder Sahak Masalyan bir din adamı. Peder Asoğik
ise bir metropolit.
Eçmiyadzin’i tarihteki dini ve siyasi rolü dolayısıyla merak
ediyoruz. Ne de olsa kitaplarda adından çokça bahsedilen
Eçmiyadzin Patrikhanesi, dini ve siyasi tarihte önemli bir yeri
olan, bugün de belli başlı dini merkezlerden birisini teşkil
eden bir merkez durumunda. Ermeni Kilisesi’nin bugün Eçmiyadzin
(kuruluşu 301), Kudüs (kuruluşu 6. yüzyıl), Kilikya (kuruluşu
1441) ve İstanbul (kuruluşu 1461) olmak üzere dünyada dört
patriklik kürsüsü bulunuyor.
Küçük bir yerleşim merkezinde yer alan Eçmiyadzin
Patrikhanesi’ne nihayet varıyoruz. Peder Sahak Masalyan dini
kıyafetini giymek üzere bizlerden müsaade istiyor. Biz girişteki
hediyelik eşyalara göz atarken kısa bir süre sonra yanımıza geri
dönüyor. Bir taraftan Eçmiyadzin patriği Karekin II ile görüşmek
üzere ilerlerken, diğer taraftan da oldukça geniş bir alana
yayılmış olan patrikhane ve müştemilatını tanımaya çalışıyoruz.
Tarih bir mekân. Zengin bir müştemilat. Kilisesi, idarehanesi,
toplantı salonları, dershaneleri, yurtları, mutfağı,
yemekhanesi, atölyesi ve sair binalar arasında yer alan güzel
bir yeşillik ve iç bahçesi ile dikkat çekiyor. Kısa bir
bekleyişten sonra Eçmiyadzin patriği ile görüşüyoruz. Kendimizi
tanıtıp neden Ermenistan’da bulunduğumuzdan, Kayseri’de
gerçekleştirdiğimiz sempozyumdan söz ediyoruz. Türk-Ermeni
ilişkilerinin tabii bir sürece girmesi için çalışmak
gerektiğinden bahsediyoruz. Sakin, biraz da bu tür ziyaretlere
pek alışık değil gibi gözüküyor… Siyasi meseleler yerine dini
konuları konuşmayı tercih ediyor… Türkiye ve Türkiye’deki
gelişmelere ilgisizmiş gibi bir tavır sergiliyor… Kendini
Eçmiyadzin ve dini işlerle sınırlamış gibi bir hali var… Kendisi
ile İngilizce konuşarak anlaşmaya çalışıyoruz… Fotoğraf
çektirmek istiyorsak da görüşmemizde resmi kıyafetini giymediği
için birlikteliğimizi resimleştirip tarihleştiremiyoruz. Durumu
anlayışla karşılıyoruz. Bizlere ayırdığı zamanı, sohbeti ve
halis ballı bitki çayı ikramı için kendisine teşekkür edip
görüşmeyi tamamlıyoruz.
İdari binayı, her nedense deniz unsurunun hâkim olduğu
Ermenistan ve dini içerikli tabloları inceledikten, duvarda
geniş bir yer işgal eden Wilson Prensipleri ve Sevr Antlaşması
yadigârı taksim edilmiş bir Anadolu haritasını; saf altından
dökülmüş Ermenice alfabesi ve haçı gördükten sonra idari binadan
ayrılıyoruz. Wilson Prensipleri ve Sevr Antlaşması’na uygun bir
şekilde duvarda asılı olan ve parçalanmış Anadolu’yu gösteren
matbu haritanın o nadide ve oldukça değerli eserler arasındaki
maddi değerinin ne olduğunu sanattan pek fazla anlamadığımız
için pek tabii olarak takdir edemiyoruz. Peder Sahak Masalyan ve
eserleri görmemize rehberlik eden arkadaş da değerini takdir
edemediğimiz bu harita için fazla bir izahatta bulunmayı fuzuli
buluyorlar.
Eçmiyadzin gibi dini, siyasi ve tabii ki tarihi bir mekânda,
uygulamadaki sıkıntılar dolayısıyla suyun ancak sabah ve akşam
olmak üzere günde birkaç saat verilebildiğini biraz da hayretle
öğreniyoruz. Üçüncü – dördüncü asırdan günümüze kadar
mevcudiyetini sürdürmüş bir mekândaki su sıkıntısı bize oldukça
garip geliyor. Peder Sahak Masalyan alt yapının yetersizliğinin
ve halkın Rus idaresinden edindiği her şeye bedava sahip olma
alışkanlığının suyun kısıtlı olarak verilmesine neden olduğunu
belirtiyor. Hal böyle olmakla birlikte bu durum Ermenistan’ın
bir başka yüzünü de ortaya koymuş oluyor.
Artık Eçmiyadzin’den ayrılmak üzereyiz. Peder Sahak Masalyan
elbisesini değiştirmek ve tekrar sivilleşmek üzere bizlerden
müsaade istiyor. Gelmesine gerek olmadığını, bizim geri
dönebileceğimizi hatırlatmamıza rağmen bizimle birlikte Mariott
otele kadar gelme nezaketini gösteriyor.
Dönüş sırasında Erivan yolu üzerinde birkaç tarihi kiliseyi
ziyaret ediyor, tarihi hikâyelerini dinliyoruz. Ve nihayet
yorgun ve tükenmiş bir halde otele ulaşıyoruz. Otelde mutat
şeyler birbirini takip ediyor…
Ertesi günü Hayk otelden bizi alarak üniversiteye götürüyor.
Erivan’da birden fazla üniversite var. Türkoloji ve Uluslararası
İlişkiler Bölümlerini ziyaret edeceğiz. Hayk her şeyi önceden
ayarlamış... Gerekli hazırlığın yapılması, bölüm hocaları ve bir
gurup öğrencinin toplantıya iştirak etmeleri için girişimlerde
bulunmuş…
İki taksi ile Slovenik Üniversitesi’ne gidiyoruz. Dekan, Dekan
Yardımcısı ve bir kısım bölüm hocaları ile tanışıyoruz. Görüşme
Devlet Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi meslektaşın Türkçe
tercümanlığı ile gerçekleşiyor. Düşünce ve önerilerimizin
paylaşımına meslektaşımız güzel Türkçesiyle aracılık ediyor.
Görüşmeye toplantıda hazır bulunan ve en az bizim kadar
heyecanlı ve merak içinde olan katılımcılara kendimizi takdim
ederek başlıyoruz. Türk-Ermeni ilişkilerinin olumlu yönde
gelişmesine gücümüz nispetinde katkıda bulunmak istediğimizi
belirtiyoruz. Ortak projeler yapmak, ortak girişimlerde bulunmak
isteğimizi, problemlerin halli için ortak noktalardan, makul
esaslardan hareket etmek gerektiğini ifade ediyoruz. Doğrusu
umduğumuzdan çok daha fazla olumlu ve şaşırtıcı cevaplar
alıyoruz. İstismar edilmemek, siyaset karıştırılmamak ve iyi
niyetli olmak şartıyla her türlü akademik faaliyet, proje ve
programı ortaklaşa gerçekleştirmeye hazır olduklarını
belirtiyorlar… Türkiye ve Ermenistan arasında söz konusu bir
mesele varsa bunun çözümünün Ağrı Dağı’nı tepesinden aşarak
değil, etrafını dolaşarak ancak gerçekleşebileceğimizi
konuşuyoruz. Dekan ve beraberindekiler bizi gerçekten şaşırtacak
şeyler söyleyip şaşırtacak yaklaşımda bulunuyorlar. Karşılıklı
öğrenci ve hoca değişiminde bulunulabileceğini dile
getiriyorlar. Şaşırmamıza neden olan en büyük gerçek ise
üniversiteye giden ilk akademisyenlerin bizler olduğumuzun
dekanın ağzından öğrenmiş olmamız oluyor. Türk-Ermeni
ilişkilerindeki düğümlenmenin temel nedenlerinden birisi
herhalde bu durum olsa gerekir. Birbiri ile anlaşamayan, ama tek
bir defa da olsa bir araya gelip birbiriyle konuşmayan iki
devlet ve o devletlerin akademisyenleri…
Muhataplarımız başlangıçta biraz çekingen, bize fazla güven
duymaz ve şüpheci gibi gözüküyorlar. Bunu açıkça ifade de
ediyorlar. İstismardan, istismar edilmekten endişe ettiklerini
yaşadıkları bir örnekle dile getiriyorlar. Sohbetin ilerleyen
dakikalarında ise endişe ve şüphe yerini güven ve işbirliği
arayışlarına terk ediyor. İşbirliği arzusu açıkça dile
getiriliyor. Görüşmelerin üçüncü şahıslar aracılığı ile
yapılmasının anlaşmazlıkların üstesinden gelinememesinde büyük
rol oynadığı belirtiliyor. İki tarafın aynı masa etrafında
toplanarak aracısız, doğrudan doğruya ve yüz yüze müzakerelerde
bulunmalarının, işbirliği yapmalarının gereği ve yararı üzerinde
duruluyor. Bu doğru teşhis ilk uygulamasını toplantıda hazır
bulunan bir bayan öğretim üyesi tarafından uygulamaya konuyor…
Tercüman arkadaşın tercümanlığına son veren bu öğretim üyesi
arkadaşımız doğrudan doğruya bana İngilizce hitap ederek
konuşmayı sürdürüyor…
Toplantıda hazır bulunan öğrencilerin sorularını dinliyor ve
kendilerine makul cevaplar veriyoruz. Başlangıçta her iki
tarafın da tereddüt, önyargı ve şüphe ile yaklaştığı yaklaşık
bir saatlik bu kısa görüşmenin ardından sıcak bir diyalogun,
güven ve itimadın tesis edildiğini görmek bizleri memnun ediyor.
Gelişimizde bizi oda kapısında karşılamış olan dekan ve
arkadaşlarının ayrılırken bizi bina kapısına kadar uğurlama
nezaketi göstermeleri, nezaketten öte yaklaşımlarındaki sıcaklık
ve samimiyeti ortaya koyan en belirgin unsur oluyor.
Memnuniyetleri yüzlerinden, gözlerinden ve hareketlerinden
açıkça anlaşılıyor. Görüşmenin olumlu neticelenmesinin ardından
biz de memnun bir şekilde tekrar otele dönüyoruz.
Ertesi gün katılmak üzere davet olunduğumuz iki günlük sempozyum
başlıyor. “Yolların Kesişme Noktasında Terörsüz ve Çatışmasız
Bir Kafkasya” başlıklı toplantıya iştirak ediyoruz.
Toplantı “Medeniyetler Diyalogu” platformu tarafından
tertiplenmiş. Tertip heyetinin başında veya platformun arkasında
Ermenistan Demokrat Parti Lideri Aram Sargsyan yer alıyor.
Sempozyumun hedefi Kafkaslarda barışın sağlanmasına yardımcı
olmak. Dolayısıyla Ermenistan’a rahat bir nefes aldırmak...
“Soykırım İddiası”nın olduğu, Karabağ işgalinin bulunduğu ve
Batı Ermenistan söyleminin dillendirildiği bir ülke ve
coğrafyada barışın tesisi ne kadar mümkün olabilir, Ermenistan
ne kadar rahat nefes alabilir… Biraz makul olmak gerekiyor… Bu
çelişkili yaklaşım insanın adeta kendi bindiği dalı kesmesine
benziyor… Bir taraftan barış isteyip, bölgesel barış arayışları
için toplantılar düzenlerken diğer taraftan ise bölge barışını
temelden dinamitleyecek icraatlarda bulunmak… Bölgenin güçlü ve
belirleyici bir ülkesi ile çatışma içerisine girmek… Hamasi,
gayri hukuki ve gayri medeni işlere kalkışmak… Bütün bunlar
bizce sempozyumun hedefi önündeki en temel engeller… Sempozyumun
sonunu daha baştan belirleyici gelişmeler…
Bölge ülkeleri akademisyenlerinin katılımı ile gerçekleşen
sempozyuma, Azerbaycan’dan herhangi bir katılım söz konusu
değil. Türkiye’den katılım ise zayıf bir ihtimal olarak
değerlendirilirken bizim katılımımız büyük bir alaka
uyandırıyor. Büyük bir ilgi konusu oluyoruz. Görsel ve yazılı
medyanın, özellikle Ermenistan devlet televizyonunun ve diğer
medyanın gayet yoğun röportaj ricaları ile karşı karşıya
kalıyoruz. İster istemez mevcut iki ülke arasındaki ilişkiler ve
problemlere dair -diplomat olmasak, diplomatik üslup kullanmasak
da kendi ihtisas alanımızı dikkate alarak- bazı açıklama ve
değerlendirmeler yapıyoruz. Aklıselim ile hareket etmenin ve
ortak noktalarda buluşmanın gereğine işaret ediyoruz. Sokakta
yürümemiz bile haber konusu oluyor… Bütün bunların müspet
gelişmelere vesile olmasını diliyoruz...
Esasen zaman darlığından ve hazırlanma süresinin
yetersizliğinden dolayı sempozyuma gözlemci olarak gitmişken,
toplantıda, tarafımdan, arkadaşlar adına kısa bir konuşma yapmak
ve bölgede barışın tesisine vesile olacak birkaç husus
vurgulamak kaçınılmaz oluyor...
Erivan’dan İstanbul’a doğrudan uçuş haftada bir kere ve Fly Air
vasıtasıyla olduğu için İstanbul’a dönmek üzere 17 Mayıs akşamı
otelden ayrılmamız gerekiyor. Uçuş saati 00.30. İki saat
öncesinden Erivan Havaalanı’na olmak üzere vedalaşıp
ayrılıyoruz. Saat 23.00’te Erivan Havaalanı’ndayız. Eski ve
bakımsız bir havaalanı. Hayk, arkadaşları ve Peder Sahak
Masalyan’ın yardımların ile check-in işlemlerini yaptırıyoruz.
Bir süre sonra uçağın rötar yaptığını, ertesi gün sabah saat
11.00 gibi İstanbul’a uçacağını söylemiyorlar, biz araştırıp
öğreniyoruz. Her şey alt üst oluyor. İstanbul-Kayseri uçuşunun
iptal ettirilmesi… Yeni rezervasyonlar… Kalacak yer ayarlanması…
ve sair şeyler… Nihayet gecenin ilerleyen saatinde havaalanına
en yakın, oldukça mütevazı bir motele yerleşiyoruz… Eşekten
düşmüşe dönüyoruz ama tabii ki yapacak fazla bir şeyimiz yok…
Uykusuz ve yorgunuz… Konforsuz da olsa bu mütevazı motelde
kalmak zorundayız… Peder Sahak Masalyan da bizimle birlikte
kalıyor. Anne babasını karşılamayı ümit ederken bu ümit rötarla
birlikte ertesi güne sarkıyor… Sabah saat 08.00’de havaalanına
harekete hazır bir vaziyette iken Peder Sahak Masalyan uçağın
akşam 00.45’te kalkacağını haber veriyor… Tekrar Mariott otele
dönüyoruz. Emanete valizleri bırakıp gitmeyi arzu edip de
gidemediğimiz Sevan Gölü’nü görmek üzere bir araba kiralıyoruz.
Sevan Gölü Erivan’a 70 km. uzaklıkta, bir saat mesafede ve iki
bin metre yükseklikte bir göl. Ermenistan’ın tabir caiz ise
denizi ve sayfiye yeri. Çok fazla gelişmiş bir yer olduğu
söylenemez. Hatta hiç gelişmediğinden, bakımsız bir yer
olduğundan söz etmek daha doğru olur. Hâkim tepesi üzerindeki
3–4. asırda inşa edildiği söylenen iki küçük kilisesi Sevan’ın
en belirgin özelliği. Koçaryan’ın yukarıdan Sevana’a bakan
sayfiyesinin burada olduğunu da hatırlatmakta fayda var.
Öğle yemeğini Sevan’ın kenarında bir lokantada balık yiyerek
renklendiriyoruz. Hava biraz serince ve bu serinlik zamana
paralel olarak kendisini giderek hissettiriyor…
Kiliselerin bulunduğu tepenin hemen altında ve Sevan’ın
kıyısında Eçmiyadzin’e bağlı bir rahipler okulu yer alıyor.
Peder Sahak Masalyan da haftanın bir günü burada ders vermeye
geliyormuş… Bizi okula götürüyor. Orada görev yapan (patrik
adayı) öğretmenlerle tanıştırıyor. Peder Sahak Masalyan’ın
tercümanlığı yerine İngilizce konuşarak sohbet ediyoruz. Patrik
adayı bu öğretmenleri her birinin İngiltere ve Amerika’da
okuduklarını, hatta Yüksek Lisans ve Doktora yaptıklarını
öğreniyoruz. Doğrusu biraz da hayret ve gıpta ediyoruz… Nihayet
sohbete son vererek tepede bulunan iki kiliseyi ziyaret için
müsaadelerini istiyoruz.
Tepede bulunan iki tarihi kilise tarihteki kökleri ile tarihe
meydan okuyorlar… Etrafı gezip Sevan’ı kuşbakışı seyrediyoruz.
Nihayet aşağıda bizi bekleyen araba ile tekrar otele dönüyoruz.
Akşam (18 Mayıs) Mariott otelde düzenlenen sempozyum kapanış
kokteyline katılıyor ve masamızda bir gün evvel tanıştığımız bir
Diaspora Ermenisi ile geceyi paylaşıyor, sıcak sohbetler
ediyoruz. Hovsep Beyin dedesi Maraş’tan Suriye’ye tehcir
edilmiş. Kendisi Lübnan’da dede ve ninesinin dizleri dibinde
Türkçe öğrenerek ve Türk kültürünü tanıyarak büyümüş.
Sabancıvari bir üslupla Türkçe konuşuyor. İspanya, Brezilya,
Hindistan ve sair yerlerde yaşamış. Elçilik yapmış. Rotaryanlar
arasında belli bir yer ve nüfuz elde etmiş. Hâlihazırda
ticaretle uğraşıyor. Kayseri’de düzenlediğimiz Türk-Ermeni
ilişkileri sempozyumu özet kitapçığının bir kopyasını kendisine
takdim ediyoruz. İnceledikten sonra çok beğendiğini birlikteliğe
dair bu tür çalışmaların yapılmasını heyecanla karşıladığını
belirtiyor. Sempozyum tebliğlerinin Ermenice olarak da basılması
için arayış içerisinde olduğumuzu öğrenince Ermenice baskısı
için severek finansörlük edebileceğini söylüyor… Vaatte
bulunuyor…
Vedalaşarak Mariott otelden havaalanına gitmek üzere tekrar
ayrılıyoruz. Peder Sahak Masalyan ve Peder Asoğik bize iki
Mercedes taksi ayarlamışlar. İlginç buluyoruz... Peder Sahak
Masalyan ile birlikte havaalanına gidiyoruz. O anne ve babasını
karşılamak için bizimle vedalaşıp ayrılıyor. Biz de pasaport
kontrolünden sonra, otuz kırk yıl öncesi Türkiye şartlarını
hatırlatan bir atmosfer içinde uçağa binmek üzere bekliyor,
dakika dolduruyor ve nihayet gecenin bir yarısında İstanbul’a
doğru uçuyoruz. Aynı günün sabahı İstanbul’dan Kayseri’ye uçuyor
ve nihayet başladığımız noktaya, yani aslımıza rücu ediyoruz.
Ermenistan Cumhuriyeti güney Kafkasya’da yer alan bir ülke.
Yetmiş yıllık bir Sovyet idaresinden sonra 1991’de
bağımsızlığına kavuşmuş. Yaklaşık 30 bin metrekare genişlikte.
Gürcistan, Azerbaycan, Türkiye, İran ve Nahcıvan ile sınır.
Başkenti Erivan. Toplam nüfusu 3 milyon. Bu nüfusun 1/3 başkent
Erivan’da yaşamakta. Nüfusun yüzde 95’i Ermeni. Ülkede yüzde 2
kadar da Rus yaşamakta. Nüfusun yüzde 3 kadarı ise Yezidi, Kürt,
Yahudi, Yunan, Asurî ve Romen. Okuma yazma oranı yüzde 98.
Yaklaşık 3–4 milyon Ermeni de Ermenistan dışında bulunmakta.
Ermenistan coğrafi dağılım olarak toplam 10 bölgeden meydana
gelmekte. Kafkaslarda yer alması dolayısıyla dağlık bir araziye
ve yüksek bir rakıma sahip. Bu yükseklik yer yer 2000 metreye
kadar ulaşabilmekte. Havası temiz ve serin. Tabiat yeşil ve
sulak. Ermenistan’da resmi dil Ermenice olmasının yanında Rusça
ve İngilizce de konuşuluyor.
Ermenistan uzaktan bakılınca farklı ve yabancı gibi görülse veya
algılansa da Anadolu insanının ve Anadolu kültürünün uzantısı
bir yer. İnsanların tavrı, alışkanlıkları, hareket ve
yaklaşımları hiç de yabancısı olmadığımız şeyler ve şekiller.
Ermenistan, mevcut müziği, mutfağı, çayı ve kahvesiyle Anadolu
kültürünün bir yansıması veya bir bütünün diğer bir parçası
halinde karşımıza çıkıyor.
Ermenistan oldukça pahalı bir ülke. Piyasadaki malların çok
fazla bir kıymeti harbiyesi yok. Var olanlar da dışarıdan ithal
edilmiş durumda. Piyasadaki mallar arasında Türkiye üretimi
olanlarını da görmek mümkün. Bisküvi türü, çanta gibi deri
ürünleri veya Beko bayii ve mamulleri ilk göze çarpanlar oluyor…
İthal edilen mallar el ve sınır değiştirerek Ermenistan’a
ulaştığı için oldukça pahalı. Bir Dolar = 450 Dram. Enflasyon
birazcık fazla.
Narenciye, hayvancılık ve kısmen tarıma uygun olmakla birlikte
genel itibariyle arazi ve coğrafya atıl ve boş bir durumda.
Sanayi Ermenistan için henüz gerçekleşmemiş bir devrim.
Dikkatimizi sadece bir konyak fabrikası çekiyor. Onun ötesinde
fazla bir şey göremiyoruz. İşsizlik tabii olarak had safhada.
Erkekler iş bulmak ve çalışmak üzere başta Rusya olmak üzere
diğer ülkelere gitmek zorunda kalmışlar. Bu durumun meydana
getirdiği olumsuz sonuçlarını Ermenistan’ın her tarafta açıkça
gözlemlemek mümkün. Köyler kısmen boşalmış, evler virane hale
gelmiş. Nüfus dolaylı olarak göçe uğramış. Ermenistan dışında
yaşayan Ermeni nüfusu Ermenistan’da yaşayanlardan daha fazla bir
rakama ulaşmış. Bütün bu ve benzeri olumsuzluklar dolayısıyla
Ermenistan’da evlilik bayanlar açısından ciddi bir sorun haline
gelmiş. Bugün Ermenistan’da bir erkeğe yedi bayan düşmekte. Bu
dengesiz durum kaçınılmaz olarak bu fakir ve pahalı ülkede
bayanları son derece şık giyinmeye mecbur etmekte… Sınırı hepten
açsak ve bizden ve onlardan bekârları evlendirerek akraba olsak
“Ermeni Meselesi” kendiliğinden çözülür mü acaba!
Komşuları ile pek de anlaşabildiği söylenemeyecek olan
Ermenistan’ın en çok dikkatimizi çeken yönlerinden birisi
başkent Erivan oluyor. Söylendiğine göre şehrin master planı
daha 1920’lerde Ruslar tarafından yapılmış. Şehir son derece
nizami. Geniş ve düz caddeleri, bakımlı kaldırımları, sanat ve
estetiğin taş işçiliği ile birleştiği tarihi ve tarihi
görünümlü, birbiri ile uyumlu bina ve meskenleri gerçekten
görülmeye değer. Bu nizamilik ve uygunluğu yeşil parkları, bahçe
ve ağaçları süsleyip sürdürüyor... Erivan doğrusu mevcut
fakirliğine mukabil gayet güzel, sade ve yaşanabilir bir şehir.
Her belediye başkanının, mühendis ve mimarın bilgi, görgü ve
kültürünü artırmak üzere Rus şehirlerini ve tabii ki öncelikle
Erivan’ı görmesinde son derece fayda var.
Ermenistan ve Ermenilerin temel sembolü Ağrı Dağı (Ararat).
Hemen hemen her şeye ve her yere Ararat yani Ağrı demişler, Ağrı
adını vermişler. Ermenistan’daki söz konusu on coğrafi bölgeden
birisinin adı bile Ararat / Ağrı. Ağrı Dağı Erivan’a yaklaşık
yarım, bilemediniz bir saat mesafede. Bütün heybeti ve beyaz
kaftanı ile öteki tarafında Ağrı’ya olduğu kadar bu tarafında da
Erivan’a sembollük etmekte.
Ağrı onlara (ve kimilerine) göre Haz. Nuh’un gemisinin indiği
yer. (Haz. Nuh’un türbesi ise Ürdün’ün Kerek şehrinde.) Ağrı
yahut Ararat İncil’de Arartu Krallığı diye bahsi geçen bir
diyar.
Ağrı Dağı Ermenilerin gözünde adeta bir mit. Hem çok yakında,
hem de çok uzakta bulunan ve kendisine özlem duyulan ama bir
türlü ulaşılamayan bir sevgili… Ermenilerin Ağrı Dağı’na
duydukları bu bağlılık ve sevgi tarihteki ve tarihlerindeki
yerinden mi, İncil’deki söz konusu bahis ve değerinden mi, yoksa
Ağrı Dağı’nın öteki yakasında yer alan ülkenin zenginlik, refah
ve gelişmişliğine duyulan gıpta ve özlemden mi pek bilinmez ama
her Ermenin akşamları Ağrı Dağı ile yatıp, sabahları Ararat ile
kalktıkları, bu ismin toplumun hemen her kesimine yansımaları
dolayısıyla, gayet aşikâr ve muhakkak…
Ermenistan’da muhatap olduğumuz hemen her Ermeni Türkiye ve
Türkiye’deki gelişmelerden çok yakından alakadar. Özellikle
üniversite gençliği, başta kendileri ile alakalı olanlar olmak
üzere, Türkiye’de meydana gelen hemen her olayı yakından takip
ediyor görünüyorlar. Ermenistan gençliğinin durumu bu minval
üzere iken Türk gençliğinin kaçta kaçının Ermenistan ve Ermeni
kökenli meselelere ilgili duyduğu, duyarlı olduğu bilinmez…
Üzerinde önemle durulan iki husus var Ermenistan’da ve Ermeniler
arasında. Bunlardan ilki ve önceliklisi Türk-Ermeni sınırının ne
zaman açılacağı, kapalılığına ne gerek varlığı ile alakalı.
Doğrusu böyle bir konunun öne çıkarılmaması da, Ermenistan ve
Ermenilerin mevcut yapısı göz önüne alındığı zaman, herhalde
anormal olsa gerekir. Sınırı geçememe, bölgenin gelişmiş ve
demokratik bir ülkesine gidememe, iş bulma, çalışıp kazanma
fırsatından istifade edememe, en azından daha ucuza mal satın
alamama hali insanı rahatsız edici bir durum olsa gerekir… Belki
de bu özlem, kafa tuttuğu, hırsla yaklaştığı bir ülke tarafından
bu şekilde cezalandırılıp Ağrı Dağı’nın arka tarafına
sindirilmiş, orada dünyadan yarı kopuk bir şekilde ve yarı
münzevi bir hayat yaşamaya mahkûm edilmiş olmanın verdiği bir
ruh halinin zorunlu bir tezahürü olarak da yorumlanabilir…
Sınırın kapatıcısı ve dolayısıyla suçlusu olarak Türkiye’yi
görüyorlar. Açması gereken olarak da Türkiye’ye işaret
ediyorlar. Karabağ problemi, soykırım iddiası ve Batı Ermenistan
hülyası devam ettiği sürece sınırın açılamayacağını,
açılmayacağını belirtsek de pek kulak verdikleri söylenemez. Bu
noktada tek taraflı yaklaşımları devam edip gidiyor. Tabii bu
yaklaşımları sınırın kapalılığını da, belki farkındalar belki
değiller, tabii olarak devam ettiriyor.
Ermenistan’ın sınırın kapalılığı dolayısıyla maruz kaldığı maddi
sıkıntı ve manevi ıstırap ve nihayet yaşadığı tabir caiz ise
sefalet dikkate alınınca sınırın açılıp açılmaması noktasında
insani duygular bazen galebe gelebiliyor. Varsın sınırlar
açılsın demek geliyor insanın içinden… Karabağ kaçkınlarını,
yerinden yurdundan edilen Azerileri görüp dinleyince, hele hele
Batı Ermenistan söylemi ve talebi, dün Türk sefirlerine ve
dolayısıyla Türkiye’ye çekilen silahlar ve bugün bütün yoğunluğu
ile devam eden sözde soykırım iddia ve kampanyaları hatırlanınca
da “kendi düşen ağlamaz” diye düşünüyor insan. Aynı coğrafyada
iki sınır, iki komşu ülkenin birbirine sırt dönmeleri, oturup
konuşmak, meselelerini aynı masanın etrafında birlikte müzakere
etmek yerine diyalogu kesmek, hava ve kara ulaşımına son vermek,
hep başkalarının, aracıların ve üçüncü şahısların vasıtalığına
başvurarak temas kurmaları ne derece makul, birazcık değil,
epeyce düşünmek gerekiyor. Mevcut yaklaşım ve izlenen politika
herhalde üçüncü kişi ve devletlerin işine yarasa gerekir. Zaten
bugün için bölge üzerinde, özellikle de Ermenistan coğrafyasında
değişik güçlerin varlığını, siyaset ve yönlendirmelerini
hissetmemek mümkün değil. Ermenistan’dan Rusya hala elini
eteğini çektiği söylenemez... Amerika Birleşik Devletleri’nin
Kafkasların en büyük ve kalabalık büyükelçiliğini Ermenistan’da
açmış olduğu görmemezlikten gelinemez... Avrupa devletlerinin
bölgeye yönelik yaklaşımları ise bütün çıplaklığı ile ortada…
İran bile bugün Ermenistan’a karşı sıcak yaklaşımlar sergileyen
bir devlet durumunda… Bütün bunlar söz konusu olurken
Türkiye’nin sınırı kapatması acaba adı geçen devletlerin
ekmeğine yağ sürmek gibi bir şey mi oluyor… iyi yorumlamak icap
ediyor. Çünkü perdenin gerisi çok net ve çok açık bir surette
görülemiyor. Türk mallarını Ermenistan’da görmek mümkün iken,
Fly Air ile İstanbul’dan ve güpe gündüz Erivan’a uçmak söz
konusu olurken… sınırın kapalılığından bahsetmek, uçuş
yasağından dem vurmak ne derece gerçekçi… bunu da çok ciddi
olarak düşünmek gerekiyor. Yoksa yasaklara, bu kadarcıkla da
olsa, göz yummak ve yasağın delinmesine birazcık olsun müsamaha
ile yaklaşmak mı gerekiyor… değerlendirmek gerekiyor…
Ermenistan Ermenilerinin gündemlerinin ikinci ve önemli bir
diğer maddesi ise sözde soykırım iddiası. Herkesin ağzında aynı
kelime: Bizi katlettiniz, bu konuda ne diyorsunuz, ne
düşünüyorsunuz. Bu düşünce ve tavrın Ermeniler arasında
yaygınlığından söz edilebilirse de çok bilinçli olarak dile
getirildiği pek belirtilemez. Daha ziyade iktidarın, mevcut
siyasi kadronun ama daha önemlisi Diaspora Ermenilerinin baskısı
ve yönlendirmesi ile oluşmuş bir iddia izlenimi veriyor insana…
Diğer bir ifade ile bu yöndeki söylem doldurma, yapay, sağlam
esaslardan mahrum ve ayakları havada kalmış bir karakter ile
çıkıyor insanın karşısında… Soykırım söylemi, propaganda, baskı
ve yönlendirme karşısında mecburen o tür ağızla konuşulmuşa
benziyor…
Ermenistan Ermenileri adeta dış güçlerin, Diaspora Ermenilerinin
ve iktidardaki siyasilerin üçgeninde sıkışmış ve sıkılmış, kendi
iradesi ile hareket edemez hale gelmiş gibi… Erivan’daki bir
meslektaşın da ifade ettiği gibi Ermenistan’da derin demokrasi
uygulamaları henüz gerçekleşmiş değil… Bu nedenle de ifade
edilmeye çalışılan toplum yapısının gayri tabiiliğini, geçici
bir süre için de olsa, tabii olarak kabullenmek gerekiyor…
Türkiye ile Ermenistan arasındaki ihtilafların halli ve iyi
komşuluk ilişkilerinin başlaması tabii ki birinci derecede her
iki ülkenin iktidardaki güçlerinin istek, tercih ve
hareketlerine bağlı. Bu bağlılık sadece siyasileri değil
akademisyenleri de ilgilendiriyor. Her iki tarafın
akademisyenlerinin üzerine gerçekten büyük iş düşüyor. Ortada
yapılması, gerçekleştirilmesi gereken bir hayli iş duruyor.
Akademisyenlerin ve konunun uzmanlarının ve sorumlularının
medyatik olmak, kof bir şöhretten başka hiçbir sonuç sağlamayan
yersiz çıkış ve lüzumsuz cesaret gösterilerinde bulunmak yerine
gerçekçi, akademik, çözümleyici ve bütünleştirici adımlar
atmaları gerekiyor… Her iki tarafın akademisyenlerinin
birbirlerini tanıması, önyargılarını yıkması, bir uzlaşma
zeminine altyapı oluşturmaya çalışması ve en önemlisi kimin neyi
ne kadar bilinçle reddettiğinin farkına varması için
birbirlerini tanıması ortada elzem bir ihtiyaç olarak duruyor…
Avrupa’da hiç yere caka satarak yerlerini sağlamlaştırma peşinde
koşanların, bu ülkelere yapacakları turistik gezilerinin bile
Türk-Ermeni ilişkilerinde büyük bir yakınlaşmaya yol açacağı,
oldukça faydalı semereler verdireceği muhakkak...
Küreselleşip köyleşen dünyada Türk-Ermeni ilişkilerindeki
ihtilafı “ekmek teknesi” olarak görmekten çıkarıp iki sınır
komşu ülke arasında daimi barışı hâkim kılmak üzere gerçekçi
adımlar atmanın vakti çoktan gelmiş ve geçmekte gözükmektedir.
“Sınırı açarsak Ermenistan’da etin kilosu 4 lira, bizde ise
15–20 lira. Ekonomik açıdan batarız” gibi ne gerçeklerle, ne de
taşınılan sıfat ve unvanla bağdaşmayan safsatalar yerine, daha
gerçekçi ve ayağı yere basan yaklaşımlar sergilemek… ve
Türk-Ermeni ilişkilerinin makus talihini tersine çevirmek her
iki ülkenin aydınlarının, siyasileri ve akademisyenlerinin, her
seviyeden insanın sorumluluğu dâhilinde olsa gerekir. 29.06.2006
/ Kayseri
Prof. Dr. Metin HÜLAGÜ
Tarih Bölümü Öğretim Üyesi / Kayseri
hulagu@erciyes.edu.tr |
|